GENÇLİK NEREYE
Modernizmin "gençlik" vurgusunun altından, hiç de güzel kokular gelmiyor. Modern akıl, her alanda olduğu gibi hayatı kategorize ediyor. Bu fiili bir indirgeme türü. Her indirgeme, aynı zamanda bütünü parçaya feda etme anlamına gelir. Hayatı kategorize eden modern aklın da yaptığı bu.
Modern akla göre hayat sürecinin aşamaları olan bebelik, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık ayrı birer kompartıman. Bebeyi kreşe, çocuğu okula, genci üniversiteye, olgunu işe, yaşlıyı huzurevine mahkum eden, evi ve aileyi işlevsiz kılan, evi pansiyon aileyi kulüp haline getiren bir algı tarzı.
şu zenginler adam olsa fakirlik biterdi!
Suçu başkalarına atarak kendini rahatlatma hastalığı insanoğlunun en garip taraflarından biri galiba.
Biz hep başkalarını suçlarız.
Mahallenin belediye tarafından yeterince temizlenmediğinden şikayetçi oluruz, camdan aşağı halı sirkeler, izmaritlerimizi atarız.
Araba kullanırken yayaların, yolda yürürken şoförlerin dikkatsizliğini konuşup dururuz.
Milli eğitim bakanını eleştiririz, kendimizi eğitmek için elimize kitap alıp okumayız.
Cehaletin en büyük düşman olduğunu söylemeden edemeyiz, evlerimizde maalesef kütüphane yoktur.
Bu örnekler uzayıp gider…
Çevremizde ki yoksullukları, geçim sıkıntılarını gördüğümüz zaman da bu ülkedeki zenginlere söylemedik söz bırakmayız.
Zenginin malı züğürdün çenesini yorar diye boşuna dememişler. Başkalarının mal varlığı ile ilgili uzun uzun yorumlar yapmak, mal varlıklarıyla nasıl eğlendiklerini saatlerce konuşmak hiç kimseye bir şey kazandırmaz.
Afrika da açlıktan ölen bebeklerin belgeselini izlerken göz yaşı dökmekten vazgeçip, yakınımızda birilerinin ihtiyaçlarını gidermeye başlamadığımız sürece mesafe alamayız.
Yakınımız derken, önce akrabadan başlamalı. En yakın akrabadan uzağa doğru gitmeli yardımlar.
En yakın komşudan başlayıp, mahalleye doğru el uzatmak gibi…
Biz ne yapıyoruz?
Yine tam tersini…
En uzaktakilere (Afrika) ağlıyoruz, yakındakileri görmüyoruz.
Afrika’yı sömüren batılıya, küfür, hakaret ve beddua edeceğimize, mahallemizde bir insanın yarasına merhem olmayı başarsak daha iyi olmaz mı?
* * * * * *
Hatıranın kime ait olduğunu not almamışım. Ancak Anadolu insanının “paylaşma” duygusunu gösteren, çok güzel bir hatırayı paylaşmak istiyorum sizlerle.
Işığı yanan evler….
"Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.
Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.
Hacıanne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.
Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"
Hacıanne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."
Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur?
Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı?
Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler?
Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler.
Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz.
Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
* * * * * *
Başkalarına yardım etmek için zengin olmayı beklerseniz, hiç kimseye yardım edemeden ölür gidersiniz.
Yardım etmek için cebinizin
Gönlü zengin olan insanlar, parayla kendini zengin sananlardan daha zengindir.
Karanlık ruhlu adamların, karanlık evlerinde eğlenmeleriyle uğraşmaktan, konuşmaktan vazgeçmeliyiz.
Elinizdekini paylaşın yeter!
Evinizin ışığını yakın yeter
NEDEN SEVGİLİ DOST
neden sevgili dost
Kanatları kırık kuşlar misali.andan babadan yuvadan kilometrelerce uzakta yaşamak ve öğrenmek hayatı düşe kalka dikenli yollarda,nasıl ki yollar eğri büğrü ise hayat yolu da öyle işte …..dümdüz ilerleyemessin.Ayakta kalmak için savaşmalıyız.içimizdeki sevgi dağları,bir volkan misali gülümseyen gözlerden fark edilmeli.işte dostluk diye haykırmak var gücümüzle bu dünyaya inat,ve bilmeliyiz ki yeni yeni insanlar yeni yeni simalar.yeni doğmuş çocuklar misali mutlaka bakmak dünyaya.kendi hayatımızda dostluğu tarif etmek,dostluğa doğru yol alırken güneş yeniden doğacak.hayat yeniden başlayacak ,ayrılık saatleri gelse de bizim dostluğumuz yeniden başlayacak..
SAVCI AÇIKLADI (HAİN ŞEREFSİZLER)4 KİŞİYDİ
Savcılığın yaptığı açıklamaya göre saldırganların kesin sayısı ve kaçanın eygali belirlendi.İşte Başsavcı'nın ilk açıklaması:İsanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı açıklamaya göre olay mahalline gelen ve polislere saldırarak çatışmaya giren 3 kişi olay yerinde öldürüldü. Saldırganların sayısının 4 kişi olduğu belirlendi. Bir polis memurumuz olay yerinde, ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılan 2 polis memurumuz ise hastanede hayatını kaybetti.
25-30 yaşlarında olduğu belirlenen saldırganların kesin ve açık hüviyetleri tespit edilemedi. Kimlikler tespit edildiğinde açıklanacak... Olay yerinden kaçan saldırganın yakalanması için araştırmalar sürdürülüyor.
İNSANLIKTAN NASİBİNİ ALMAMIŞ KÖPEKLER SALDIRDI 3 POLİSİMİZ ŞEHİT OLDU
ABD Birleşik Devletleri'nin (ABD) İstanbul Başkonsolosluğu önünde polis ekiplerine silahlı saldırı meydana geldi.Görgü tanıklarının anlattıklarına göre; 3 kişi Renoult Cango tipi beyaz bir araçla Amerikan Konsoloslu önündeki polis noktasına yaklaşarak saldırıda bulundu. Saldırıda bulunanlardan birinin çatışma sırasında öldüğü gelen bilgiler arasında...
Görgü tanıkları ve ajanslardan gelen bilgilere olay yerinde çok sayıda silah sesinin duyulduğunu, saldırıyı düzenleyen 3 kişinin öldürüldüğü bir polisin de şehşt olduğu belirtiliyor.
Halkın da kullandığı ana giriş yolunda meydana geldiği belirtiliyor. Tererle Mücadele ve Asayiş ekipleri olay yerine geldi. Yerde yatanların üzerinde üniforma olmadığı öğrenildi. Olay yerine çok sayıda ambülans gönderildi
BU REZALETİN HESABINI SORACAK YOKMU BEYLER
TARASSUT KÖPEKLİĞİ
Bu 'tarassut köpekliği" refleksi yeni bir şey değil aslında. 27 Mayıs'tan beri bu milletin her ayağa kalkma hamlesi esnasında bireysel ve kurumsal olarak birileri doğal misyon olarak üstleniyorlar bu işi... Hatta Hürriyet Gazetesi 60. yıl ekinde bir Alman yayın yönetmeninin ağzından bizzat kabul de etti bunu.Hem Müslüman hareket ile mücadele ediyormuş gazete, hem de Almanlar adına! Bunu bir övünç makalesi olarak yayınladılar üstelik iyi mi!
Türkiye; doğru gibi gösterilen yamuklukların, çarpıtılan gerçeklerin ve yanlışın dik âlâsı gibi gösterilmeye çalışılan doğruların ülkesi... Her gelişme bilinçli-bilinçsiz bir ezme, yok etme, bastırma, susturma ve sindirme kampanyasına dönüştürülüveriyor. Andıç Medyası 28 Şubat'ta bol bol egzersizini yaptığı psikolojik savaş yöntemlerini tekrar tekrar uygulamaya koymayı deniyor lakin artık devir eski devir değil. Önceki günkü Radikal'i ve Andıç yazarlarını okudukça acı acı güldük hep beraber. Dinleme yöntemleri, modelleri, şekilleri bilmem ne... İnanılmaz paranoyalar, üfüren üfürene, sallayan sallayana. Eh vaktiyle ellerini korkak alıştırmadıkları için maymun olmayı göze alma pahasına salladıkça salladılar... Manzara ortada nihayetinde!
Sağ olsun CHP de bu konuda 'illa kendimi komik duruma düşüreceğim' derdinde olduğu için 'körler sağırlar, birbirini maymunlar' tiyatrosu sahnelenip duruyor... Şu Önder Sav'ın Hazreti Peygamber'e hakaret olayına bir bakalım. Bir sefer yapılan saçmalık. Olayı haber olarak görmeyen Andıç medyası işi -utanma ve sıkılma olmadan- 'özel hayata müdahale' şemsiyesinin altına sokmaya çabalayıp duruyor. Oysa Cem Uzan-Yeşim Salkım telefon görüşmesini -sahi bunlara kim yapmıştı o servisleri?- kendileri 'kamu yararı' adına çarşaf çarşaf yayınlamışlardı... Her şey bir tarafa, diyelim ki CHP inanılmaz derecede dindar ve dine saygılı bir parti. Baykal da en dini bütün Müslüman. Önder Sav da kutsal değerler uğruna hayatını feda etmiş bir din sevdalısı. Hasbelkader ağzından kaçtı böyle bir şey. Kayıt yapıldığını da bilmiyordu. Olabilir, her Müslüman'ın başına gelir, bazen dine, inanca aykırı şeyler çıkar ağzından. Bir Müslüman eğer samimi ise anında tövbe istiğfar eder. Her şeyden önce yüce Peygamber'in şahs-ı manevisinden utanır, hicap eder ve af diler. Sayın Sav bunu yapmak yerine, yok kaydı yapan adama, yok medyaya sallayıp duruyor. Diyelim ki hepsinde haklı, ancak samimi ise ve inanca saygılı ise kamu önüne çıkar ve 'Her şeyden önce yüce Peygamberimiz'le ilgili oluşan bu yanlış anlaşılmadan dolayı' Hz. Muhammed'in şahs-ı manevisinden özür diler... Böyle bir şey olmaz ve olmayacak, çünkü halk gerçeği biliyor... Öyle afişlere 'din bizim' diye yazıp, konuşmalarda hadis okumakla olmuyor bu, samimiyet lazım...
Gelelim Andıç çakallarının 'kim dinliyor, kim servis yapıyor?' türü şaklabanlıklarına... Bütün ülke biliyor ki, eğer bu ülkede birileri kanun dışı iş yapıyorsa onları koruyanlar bellidir. Kimlere servis yapıldığı da bellidir. Ergenekon ile ilgili isim isim belirterek haberleri ilk yapan medya Aydın Doğan medyasıdır. Her zaman olduğu gibi, birileri bunlara servis yaptı. Ancak sonradan işin ucu kendilerine dokunduğundan mıdır, yoksa haber değeri olduğuna inanmadıklarından mıdır bilinmez, bırakınız kendilerine servis yapılan belge, bilgileri haber yapmayı, tersine; çeteleri, karanlıkları savunur haberler yaptılar. Artık bugünlerde kendilerine servis yapılan malzemeleri çöpe atıp, bazen tam tersi manşetler çakıyorlar. İşlerine gelmiyor bir şekilde. Ya Engin Ardıç'ın dediği gibi patronlarının parası riske giriyor yahut çanak tuttukları oluşumlar zarar görür diye çekiniyorlar. Bu gizli servisleri yapanlar bakıyorlar ki, onlardan haber çıkmıyor başka medyalara yöneliyorlar. Sonra da Andıç gülleri oturup, 'kim dinliyor, kim servis yapıyor?' diye soruyor sıkılmadan!
Merhum Menderes henüz yargılanmadan, 'cezası idam!' diye manşetten çakan gazete hangisiydi zannediyorsunuz? Bu ülkenin haşerat takımını en iyi tarassut köpekleri bilir. Onlar kaçın kurasıdır bir bilseniz! NEDİM HAZAR ZAMAN
Anayasa Mahkemesi üyelerine açık mektup
| |||
"Tereciye tere satılmaz" demişler, hukukçulara hukuk dersi verilmez; hâşâ, böyle bir şey haddimiz değil, ama adına karar vereceğiniz Türk milletinin bir ferdi olarak, bazı hatırlatmalarda bulunmayı sorumluluk bilincinin bir gereği sayıyorum. Zor zamanlardan geçiyoruz. Bu millet iki yüz yıldır çile çekiyor. Önce Batı'dan, sonra kendi içindeki azınlıklardan, sonra kendi bürokratlarından çok darbeler yedi, çok çileler çekti. Yirminci yüzyılın başında yaşadığımız travmalar bizi çok sarstı. Dünya faşizm ve nasyonal sosyalizm illetinden yüzyılın ortalarında kurtulmayı, kendisine çekidüzen vermeyi, çoğulcu demokratik bir düzen kurmayı başardı. Ama biz 20. yüzyılı ıskaladık; dünya değişirken, diktatörlüklere, otoriteryen baskıcı rejimlere son verip hukuk devletini, hukukun üstünlüğünü tesis ederken, devleti halka karşı sorumlu hale getirirken, biz darbelerin elinde bir o yana, bir bu yana savrulduk. Otoriteryen rejimi demokrasiye dönüştürmede, çoğulculuğu ve çeşitliliği sindirmede, devleti milletle, çoğunluğu azınlıklarla barıştırmada hep sıkıntılar yaşadık. Gel zaman git zaman, küreselleşme diye bir süreç bizi de peşine takıp sürüklemeye başladı. İçimizden bazı cesur ve iyi insanlar çıktı, gözümüzü açtı; ülkeyi dışa açılmaya, bizi dış dünya ile irtibat kurmaya, kafamızdaki ve yasal sistemimizdeki bazı tabuları yıkmaya teşvik etti. O iyi insanların açtığı kapıdan giren yeni nesiller demokrasi, sivil yönetim, özgürlük, çeşitlilik, çoğulculuk, hoşgörü, komşularla iyi geçinme, dünya ile bütünleşme, piyasa ekonomisi ve serbest ticaret gibi değerleri keşfetti, içine sindirdi, onlarla birlikte yaşama yolunu tercih etti. Dışa açılmanın, serbest ticaretin, iktisadi bütünleşmenin, özgürlüklerin önünü açmanın zenginliğe giden yolun da önünü açmak, barışı ve huzuru pekiştirmek, dünyada itibarımızı da artırmak anlamına geleceğini keşfettik. Bazılarımız memleketin dişinden tırnağından artırdığı kıt kaynaklarla "gâvur illerine" gidip okuduk, dil öğrendik; onları daha zengin, daha müreffeh yapan sistemin sırlarını keşfetmeye çalıştık. Gördük ki bize ilkokuldan itibaren öğretilen bir kısım tarih, siyaset, ekonomi, hukuk, kültür, ideoloji ve felsefe bilgilerinin bazıları yanlış, bazıları abartılı, bazıları tek taraflı, bazıları sorgulanmaya, bazıları silbaştan yazılmaya muhtaç. Anladık ki üç tarafımızın denizlerle çevrili olduğu doğru; ama dört yanımızın düşmanlarla çevrili olduğu aslında bir yanılsama, bir kurgu, kendi kendimize icat ettiğimiz bir hayalet. Gördük ki tabulara, korkulara, güvensizliğe dayalı bir resmî ideolojinin baskısı ve kendisini her şeyin sahibi, banisi ve hamisi gören bir otoriter bürokrasinin vesayeti altında yaşıyoruz. Yine gördük ki üzerinde fırtınalar koparılan laiklik ilkesi aslına uygun değil, kendimize özgü, bizden başkasının itibar etmeyeceği, içeride birilerinin sınıfsal çıkarlarını garanti etmeye ayarlı bir yoruma tabi tutulmuş. Anladık ki gerçek demokrasi getirmedikçe, inanç ve vicdan özgürlüğünün, devletin din ve mezhepler karşısında tarafsızlığının garantisi olan bir laiklikten, şeffaf ve hesap verebilir bir devletten yana olmadıkça, devlet eliyle zengin yaratan rantiyeci ekonomik sisteme son verip piyasa sistemi getirmedikçe, içimizdeki azınlıklar ve kendisini Türk görmeyen topluluklarla devleti barıştırmadıkça, komşularımızla yapay düşmanlıklarımıza son vermedikçe bize rahat yok. Muhterem Hakimler, İşte sizin vereceğiniz karar bu bakımdan çok önemlidir. Türkiye bir değişim ve dönüşümün eşiğindedir. Bu değişim ve dönüşüm Türkiye'nin iki yüz yıllık makus talihinin yenilmesi; ülkenin tabulardan kurtulması; kabuğunu kırması; dünyaya ayak uydurması; muasır medeniyet seviyesini yakalama yürüyüşünü hızlandırması; demokratikleşme, özgürleşme, sivilleşme ve zenginleşme rotasına girmesi anlamına gelecek. Sizler vereceğiniz kararla, Türkiye'nin çok gecikmiş iktisadi, siyasi, hukuki, kültürel ve ideolojik dönüşümüne, yıllardır direndiği değişime evet mi diyeceksiniz, hayır mı, bunu gösterecek, safınızı belli edeceksiniz. Mesele AKP'nin kapatılıp kapatılmaması meselesi değildir. Mesele, halkın yarısının desteğine sahip, Türkiye'nin 81 ilinden 70'e yakınında birinci parti olmuş, Türkiye'nin kanayan yarası Kürt sorununa kaynaklık eden bölgelerden büyük destek almayı başarmış bir partinin yargı eliyle yok sayılmasıdır. Siyasi görüşü ve ideolojisi ne olursa olsun, bu konumdaki bir iktidar partisinin kapatılması, dolayısıyla hükümetin varlığının ortadan kaldırılması millet iradesinin hiçe sayılması; sandığın, serbest ve adil seçimlerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin iptal edilmesi anlamına gelecektir. Çok defalar dile getirildiği üzere, Anayasa Mahkemesi eliyle iktidar partisinin kapatılıp hükümetin düşürülmesi, Meclis'in yok hükmüne konulması yargıçlar diktası, jüristokrasi veya hakimler devleti kurma girişimi anlamına gelecektir. Venedik Kriterleri ortada iken, dünyanın hiçbir çoğulcu demokrasisinde açıkça şiddete bulaşmamış veya şiddet çağrısı yapmayan bir partinin kapatılması demokrasi sicilimizi iki paralık edecek, ülkenin dünyadaki itibarına darbe vuracak, egemenliğin kayıtsız şartsız kendisinde olduğunu söylediğimiz millete ve millet egemenliğinin tecelli ettiği yer olarak Meclis'e hakaret anlamına gelecek, belki bir ekonomik krizi tetikleyecektir. Kamuoyunun ezici bir çoğunluğunun önünüzdeki davanın hukukî bir dava değil, siyasi bir dava olduğuna inandığını sizler de biliyorsunuz. İnternet, Google ve gazete haberlerine ve ifade özgürlüğü kapsamında verilmiş demeçlere dayalı iddianamenin kanıtları kamu vicdanında hiç ikna edici gibi durmamakta; daha çok bu dava, değişimden hoşlanmayan, ayrıcalık koruma derdinde olanların direnişi gibi algılanmaktadır. Umarız kamu vicdanını rahatsız etmeyecek, adına karar vereceğiniz Türk milletinin büyük çoğunluğunun yürekten alkışlayacağı bir karar verirsiniz. Bu satırların yazarının acizane kanaati, sizler AKP hakkında ne karar verirseniz verin, Türkiye'nin demokratikleşme, özgürleşme, sivilleşme ve zenginleşme yürüyüşünün durmayacağıdır. Dünya konjonktürü de, Türk halkının istek ve talepleri de değişim ve dönüşümden, otoriter düzenden demokratik düzene, vesayet rejiminden sivil rejime, kapalı toplumdan açık topluma evrilme yönündedir. Tarihin akışının tersine çevrilmesi, ortaya çıkan yeni dinamiklerin öldürülmesi ve eski düzenin geri getirilmesi tarihte hiç mümkün olmamıştır. Türkiye'de pandoranın kutusu açılmıştır, gidilecek yön bellidir. Ancak vereceğiniz karar Türkiye'de yargının en üst merciinin bu süreçte nerede durduğunu anlamak açısından kritik önem taşıyacaktır. Son zamanlarda 367 kararı ve türban kararında maalesef yüksek yargı, hukukun evrensel kuralları, özgürlükler ve muasır medeniyete doğru yürüyüş bakımından hiç de iyi bir sınav verememiştir. Umarız bu kez kendi torunlarınızın da, Türk milletinin de, inanıyorsanız yarın Kıyamet gününde Büyük Mahkeme'nin de, kendi vicdanınızın da önünde çok rahat savunabileceğiniz bir karar verirsiniz. Doç. Dr. Mustafa Acar Kırıkkale Üniversitesi Öğretim Üyesi | |||
Düşmanlığın da bir haysiyeti olmalı!
İlk duyuşta şaka gibi gelse de içinde derin bir felsefe ve hakikatı barındıran "Gülen Hareketi yok; Gülen İnsanların Hareketi var!" diyen bir insana...Sosyal bilimcilerle yediği bir yemekte onların Gülen Hareketi kavramını çok kullanmaları karşısında: "Gülen Hareketi kavramını doğru bulmuyorum. Ortada bir dert, bir sancı, bir ıstırap var. Bu dert ile dertlenen, bu sancı ile kıvranan, bu ıstırapla muzdarip olan insanların emekleri ile ortaya koydukları bir yapı var. Bunun bana izafe edilmesi, en azından onların hukukuna tecavüzdür; itikadımız açısından da şirke kadar uzar bu yaklaşım. Siz sosyal bilimciler olarak bu harekete illâ bir isim koymak zorundaysanız, şöyle diyebilirsiniz: Yüksek İnsanî Değerler Etrafında Toplanmış İnsanların Hareketi." Evet, bu teklifi yapan birine... Bilgi ve tecrübesi ile yol göstericisi olduğu insanların "ci-cu" ekleri kullanılarak kendi ismine izafesini, -haşa!- annesine zina isnadı, hatta ondan daha ağır bir hakaret olarak kabullenen birine... Hemen her cümlesi kaydedilmiş 70 yıllık hayatının kahve sohbetleri, cami vaazları, dost meclisi muhabbetlerinin hiçbir yerinde, 50'yi aşkın kitabının hiçbir satırında "Ben" dememiş, "Biz" dememiş, hep "O" demiş ve daima O'nu göstermiş birine. Sahip olduğu her türlü vâridata, kesbî bilgi ve tecrübeye, halkın kendine gösterdiği onca teveccüh ve ihtirama, öncüsü olduğu hareketin dünya çapında göz kamaştıran başarılarına rağmen kendini sıfırlamayı, tevazu ve mahviyeti iradî olarak tercih eden ve bunu inancının, ahlâkının lazımı sayan birine.
Uzmanı olduğu bir sahada bile söz söylerken; "Bu konuda söz söylemeye hâlimin de, dilimin de müsait olmadığının farkındayım. Kalem ve kelimelerim de bana bunu söylüyor. Susmak ve bir şey yazmamak gönlümde bir ızdırap, haddimi aşan bir mevzuda söz söylemek ise tam bir cür'et.. kendi kendime ne "sükût" diyebildim ne de yazıp çizdiklerimin ruhumda hâsıl ettiği endişelerden sıyrılabildim. Her zaman acz u fakrımı Hakk'ın inayetine bir çağrı saydım, cür'etimi de kalbi diline hâkim, dili sırrına tercüman, sırrı hafî ufkuna açık, hafîsi de ahfâ kenziyle irtibatlı erbab-ı gayret ve hamiyeti harekete geçirme sinyali sayarak "Bismillâh", "minallah", "ilâllah" dedim ve Hakk'ın ekstra lütfunu dileyerek yürüdüm. Kim nasıl anlarsa anlasın, ne böyle gâmız bir konunun ne de bunun daha berisindeki çok basit meselelerin eri ve ehli olmadığımı her zaman söylemişimdir, yine de söylüyorum..." diyen birine...
Evet, kavlî olarak bunları söyleyen, fiilî olarak da yaşayan bir zât'a; "O, kendisinin Allah tarafından seçildiğine inanıyor" demek ithamdır, bühtandır, iftiradır, ayıptır, zulümdür, hakarettir ve insafsızlıktır. Kısaca kendi mesaj ve beyanları ile ortaya koyduğumuz bu zât -tahmin edeceğiniz üzere- Fethullah Gülen Hocaefendi'den başkası değil!
Onu bir insan olarak sevmeyebilirsiniz, beğenmeyebilirsiniz; ya da bir kısım ideolojik engellere takılıp dünya genelinde onun ve takipçilerinin insanlığa hizmet nâmına yaptıklarını kabullenmeyebilirsiniz. Hatta onu düşman ilan edebilirsiniz. Ama bunların hiçbiri sizin ona ve onun şahsında binlere-milyonlara hakaret etmenizde sizi Hak önünde de, halk önünde de haklı çıkarmaz!
Düşmanlığın bile bir haysiyeti, namusu olmalı! Bana kalırsa düşmanını öldürmek için bile olsa önce dinlemek, okumak, tanımak insanî bir vecibedir. Hatta bunlar da yetmez; bir de anlamak lazım! Sahasının en itibarlı yayınlarından Foreign Policy dergisinin dünya genelinde aday gösterdiği 100 entelektüel arasına Gülen'i de koyması, Pakistan'daki Pak-Türk okullarını New York Times gibi bir gazetenin manşete taşımasının, aslında dost-düşman ülkemiz topraklarında yaşayan, bu millete, kültüre, vatana aîdiyet hisleri ile dolu herkesi sevindirmesi gerekir. Ama sevinme bir kenara "Seçilmiş insan olduğuna inanıyor!" türünden tezviratlarda bulunuyorlarsa ne diyelim, Allah insaf versin. Yarın Hakk'ın divanı var! ahmet kurucan zamanBu rahatsızlık niye? bari kin gütmeyin efendiler
| Çok fazla değil, kısa süre önce, 9 Şubat'ta yazmışım şu satırları: "Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiçbir döneminde bu kadar aleni ve pervasızca inanç düşmanlığı yapıldığı, din hakkında ileri-geri, bilip-bilmeden atılıp tutulduğu dönem olmamıştır. | |
Daha düne kadar 'ne münasebet canım, iftiradır, inançlı insanlara baskı yapılmıyor' diye üfürenlerin gerçek yüzleri en basit bir inanç özgürlüğü talebinde 'yakarız ulan bu gezegeni' dercesine gözlerinin dönmesiyle meydana çıktı." Neymiş efendim, Hakan Şükür yaklaşan derbi öncesi 'Kutlu Doğum Haftası'na yakışır bir maç olsun, seyirciler maça güllerle gelsinler.' demiş. Andıç Medyası basuruna mı, nasırına mı basılmış gibi haykırıyor: Vay efendim futbol ile ibadet arasında nasıl bir ilişki olabilirmiş? Anmak ile ibadet arasındaki farkı bilmeyene oturup ne anlatabiliriz bilmiyorum ama kısa süre önce 'kandil gecelerine' takan, daha önce de 'Bir yılda iki kez Kutlu Doğum kutlanıyor olur mu hiç?' nevinden saçmalıkları yazı diye yayınlamışlardı. Bir süre önce mevzi değiştiren ve kendini 'tek' zanneden bir zavallı ekranda yakaladığı bir kulüp başkanına 'futbol ile inanç' arasındaki ilişkiyi eleştirmesi için ukalaca sormuştu. Başkan öyle bir cevap nakşetti ki suratına laftan anlayan için yerin dibine girmek daha iyiydi. Yerli yabancı neredeyse her maçta, önce yahut golden sonra dua edenler, teslis yapanlar, bilmem ne yapanları görmezden gelip gıkları çıkmayan çapaçul zihniyet akılları sıra bu tür baskılarla kendileri gibi olmayan, düşünmeyen insanları baskı altına alacaklar. Gün boyu Hakan Şükür'e internetten manşetten çakmak baskı değil öyle mi? Gelen yüzlerce olumlu mesajı görmezden gelip 'Fenerli taraftardan Hakan'a tepki: Maça da haşema giyip çık' diye etiksizce (artık nasıl bir tabir olduysa bu) saldırmak normal he mi? Şuna hiçbir diyeceğimiz olamaz: İnançsızsınızdır, yahut kendi kendinize yeni bir inanç modeli geliştirmişsinizdir. Bunda din yoktur, Allah yoktur, ibadet yoktur, herhangi bir sorumluluk yahut ilahi boyut yoktur. Gece viskinizi yudumlarken 'aman da aman ne kadar da inançlıyım ben' diye aynaya bakıp mutlu olabilirsiniz. Kimsenin gıkı çıkamaz. Ve hatta şuna da eyvallah: Rahatsızsınızdır. Dinden, imandan, inançtan, inançlı insanın toplumda var olmasından, ne bileyim işini yapmasından, gazete çıkarmasından, avukatlık yapmasından, öğretmen, doktor olmasından huylanıyor, kıllanıyorsunuzdur. Anlaşılmaz bir durum değildir bu. Bu rahatsızlığınızı ifade etmenize de sonuna kadar saygı duyarız. Ancak, içinizdeki bu nefreti ve karşıtlığı önce, 'araştırdık dinde böyle bir şey yok' türü komediye dönüştürmeye, olmadı sizi rahatsız eden şeyi çarpıtarak yanlış, hatta ahlaksızmış gibi sunmaya hakkınız yok, ağzınızın payını veririz. Bir insanın peygamberini, velev ki bu sevgi peygamberi olan kendi Peygamberimiz ise anması kadar normal, hatta övünülecek bir davranış olamaz. Bu ayıp değildir, suç değildir. Size göre yanlış olabilir ama yeryüzünün hiçbir yerinde bırakınız suç olmasını, yadsınacak bir davranış değildir. Aksine hep takdir görür. Ve bu toplum bin küsur yıldır Peygamber'ini anmakta, O'nun doğum günü vesilesiyle çeşitli etkinlikler düzenlemekte, O'nun çağları aşan mesajını tüm dünyaya haykırmaktadır. Siz bilmeyebilirsiniz, belki bilip de rahatsız da olabilirsiniz. Ancak bu durum kutlayanları, kendi peygamberlerinin güzelliğini herkese anlatanları mahcup etmez. Olsa olsa sizin utancınız ve ayıbınız olarak tarihe geçer. Hani kutlamadan, idrakten, iz'andan filan vazgeçtik, anladık referansınız 'Karl Marks'. Ekranlarınızda sayfalarınızda bu millete ait tek değer olmamasını da anlıyoruz. Ama hiç olmazsa kin gütmeyin efendiler! | |
| 24 Nisan 2008, Perşembe nedim hazar ZAMAN |
<- Önceki Sayfa : : Sonraki Sayfa ->

